Mesleklerin Cinsiyeti

Eskiden küçük yaştaki kızların nazik, düşünceli, şık, zarif ve yumuşak başlı olmaları bekleniyordu. Ve çok iyi tanımlanmamış bazı rollere bürünmeleri isteniyordu. Gerçekten de ne olmamız gerektiği çok net değildi. Çevremizde bol miktarda rol model olan insanlar vardı. Annelerimiz veya teyzelerimiz, kuzenlerimiz, kardeşlerimiz ve tabi ki hiçbir zaman eksik olmayan, nasıl olmamız gerektiğini görüntüler ve sözcüklerle sürekli bize aşılayan medya.

Gençliğimizde kuralların olduğunu biliyoruz fakat her zaman onları doğru şekilde uygulayamıyoruz. Daha doğuştan bu yana bu tür şeylerden etkilenmiş olsak ta ve dünyadaki en önemli rengin ne olduğu bize söylenmiş te olsa, ne şekilde davranmamız gerektiği bize öğretilmiş te olsa, ne giymemiz gerektiği, neyi giymememiz gerektiği… Saçımızı nasıl yapmamız gerektiği ve ne olmamız gerektiği..

Cinsiyet bizi kadın veya erkek yapan belli fiziksel veya biyolojik özelliklerdir. Toplumsal Cinsiyet ise kültürel ve sosyal olarak belirlenen cinsiyet rollerine karşılık gelir. Bu roller davranış kalıplarını, sorumlulukları, paylaşım düzenlerini, kaynaklara ve ayrıcalıklara erişimimizi de belirler. Cinsiyeti belirleyen fiziksel ve biyolojik özelliklerin yanı sıra, kadın ve erkeklere özgü olarak gördüğümüz başka özellikler de vardır. Bazen, kadınların daha duygusal, erkeklerin daha güçlü olduğu, ya da bazı işlerin kadın işi, diğer bazı işlerin ise erkek işi olduğu gibi genellemeler yaparız. Bu özelliklere baktığımızda çoğu zaman, fiziksel özelliklerle kültürel ve sosyal koşullanmalardan kaynaklanan özelliklerin iç içe olduğunu ve birbirine karıştığını görürüz.

Bir bebek doğduğunda, biyolojik özelliklerine göre kız veya oğlan olarak tanımlanır. Bazı kişiler ise bu ikisinden birini seçmek zorunda bırakılır. Bebek doğduğu andan itibaren kültürel ve sosyal koşullanmalar da devreye girer. Kız ve oğlan bebeklere verilen farklı isimlerle, kızların pembe oğlanların mavi renk giydirilmesiyle toplumsal cinsiyet oluşmaya başlar. Bunu çocukların cinsiyetine göre alınan farklı oyuncaklar, cici ve sevimli olmak üzere yetiştirilen ve daha atak, daha saldırgan, daha bağımsız görünen yönleri pek de teşvik edilmeyen kız çocuklarına karşılık, kavga etmeleri neredeyse doğal karşılanan ve “erkekler ağlamaz” diye büyütülen oğlan çocukları izler. Büyüdükçe roller iyice belirlenir. Ağırlıklı olarak kadın ve erkek mesleği olarak kabul gören meslekler olduğu gibi, kadınların daha çok “içeride” ve “eve ait” olan sorumlulukları almaları, erkeklerin ise “dışarıda” ve daha “toplumsal” sorumluluklara sahip olmaları beklenir. Toplumsal cinsiyet, yapılan işleri ve sorumlulukları belirlediği kadar, farklı cinsiyetlerden kişilerin kaynaklara erişiminde de önemli bir rol oynar. Bu, kadınların belli işlere alınmaması veya aynı işi yapan bir erkeğe göre daha düşük maaş alması gibi durumlarla kendini gösterir.

Toplumsal cinsiyet, toplumlara göre farklılık gösterse de, ataerkil düzenin benimsenmesiyle belirli bir standardizasyonu korumaktadır. Simone de Beauvoir’in 1949’da “kadın doğulmaz, kadın olunur” söyleminden sonra cinsiyete ilişkin, kadın olmanın ne anlama geldiği, birer toplumsal form olarak kadınlık ve erkekliği üreten kültürel süreçler ve bağlamların ne olduğu, kadın olma surecinde kadının seçimlerinin ve kararlarının ağırlığının olup olmadığı ve kişinin özgürlük alanının ne kadar olduğu ve bu bu özgürlük alanının genişliğini etkileyen faktörlerin neler olabileceği gibi sayısız soru ortaya çıkmıştır.

Sosyalleşme sürecinde kız çocuklarına daha çok sosyal ve konuşma becerileri ile fiziksel çekicilik ve ev sorumluluğu gibi özellikler öğretilirken, oğlan çocuklarına teknik beceri, otoriterlik, fiziksel güce önem vermek öğretilir. Bu durum, cinsiyete özgü mesleklere uygun nitelikler, beğeniler ve beklentilere güçlü bir eğilim yaratır. Böylece kızların ve oğlanların yöneldiği meslekler tipik olarak cinsiyet temelinde ayrılır. Kadınlar geleneksel anne ve eş rollerinin uzantısı sayılabilecek alanlara (öğretmenlik, sekreterlik, hemşirelik, çocuk doktorluğu) daha çok yönelmektedirler.

Kadının geleneksel rol tanımına uygun düştüğü varsayılan insancıl içerikli, bakım ve gözetime dayanan öğretmenlik, doktorluk ve eczacılık gibi görevler kadına yakışan uğraşlar arasında yer alırken, mimarlık, mühendislik, yöneticilik gibi uğraşlar kadınlara uygun görülmemektedir. Sosyalleşme süreci daha çok “iyi eş” ve “iyi anne” biçiminde olurken, erkekler dış dünyaya ve aile reisi olmaya yönelik olarak sosyalleşmektedirler. Sosyalleşme sürecinde kadınlara empoze edilen bu cinsiyetçi rol yaklaşımları, (eş-anne-ev kadını üçlemi) çalışma yaşamına girmelerini ve ileriye yönelik beklenti geliştirmelerini de olumsuz yönde etkilemektedir.

Cinsiyet rollerine ilişkin beklenti ve tutumlar hem kızlar hem de oğlanlar açısından aynı oranda olumsuzluklar içererek baskı yaratmakta ve kişileri kısıtlamaktadır. Mead’in belirttiği gibi: “Tarih boyunca karmaşık etkinlikler bazen erkek bazen kadın olarak nitelendirildi (…). Ne zaman karmaşık bir etkinlik bir cinsiyete adansa, diğerinin bu konuya girişi de zorlaştırıldı.

Kızlar ve oğlanlar, kadınlar ve erkekler kültür tarafından sürekli kontrol altında tutulmak istenmektedir. Yaptığımız hatalarımız düzeltilmektedir. Ve bunu birinci dereceden takip edecek olanlar kadınlardır. Çünkü kadınlar geleneklerin taşıyıcılarıdır. Gelenekleri kuşaktan kuşağa aktarırlar. Eğer bazı kuralları sevmiyorsanız, uygulamayın  ben sevmezdim açıkçası. Bazen bir kısmını uyguluyor olsam da pek farkında değilim. Kadınların değişim ajanı olduğunu unutmayalım. Çok güçlü bir potansiyele sahipler…

Feyza AK AKYOL

2018-09-16T17:44:25+00:00

Leave A Comment